Jools Holland

Jools Holland, dünyanın en önemli müzik adamlarından biri… Yaşayan en büyük müzisyenler, 90’lı yıllardan beri onun programına konuk oluyor. O ise İKSV’nin düzenlediği 22. İstanbul Caz Festivali’nin konuğu. Holland’la Londra’daki stüdyosunda buluştuk

11 Nisan 2015 – Habertürk 

Sting, George Harrison, Bono, David Gilmour, Mark Knopfler ve mesela Ruby Turner’ın ortak noktası ne olabilir? Hepsi Jools Holland (57) ile aynı sahneye çıktı, birlikte müzik yaptı. Peki Amy Winehouse, Kanye West, Metallica, Coldplay ve Arctic Monkeys’in ortak noktası nedir, dersiniz?

Hepsi birden fazla kez Jools Holland’ın televizyon programının konuğu oldu… Jools Holland, BBC2’nin en uzun süreli müzik programı “Later… with Jools Holland” programının efsane sunucusu ve aynı zamanda efsane bir müzisyen.

Holland’ın müze gibi stüdyosunu ziyaret etmek, bir müziksever için kutsal mekân ziyareti gibi. Stüdyosunun avlusu, birçok filme sahne olmuş. Eski deri kitap kapaklarıyla kaplanmış kapısından içeri girince sizi kablolar, ödül, fotoğraf, klavye, mikser ve bilgisayar karşılıyor. Ben kanepede bir kenara büzülüp duvarlarda “Tom Waits ve Jools Holland” fotoğrafına pamuk şeker görmüş çocuk gibi bakarken o içeride, sevgili Fuat Güner ile birlikte, Güner’in TRT’deki programı için çekim yapıyor… Saat ilerliyor kimse bana kahve bile sormuyor, dayanamayıp kalkıyorum; “Lütfen röportaj için beklediğimi söyler misiniz?” diyorum. Ses mühendisi alabildiğine rahat bir tavırla “Bundan sonra işin var mı?” diyor. Hayır yok. “O zaman boş ver, oturuyoruz birlikte” diyor. “Ama ben acıktım!” derken buluyorum kendimi. Bu sitemin ağzımdan nasıl çıktığını anlamadan, galiba idollerimden biriyle tanışacak olmanın yarattığı çocuksu heyecanla…

Birlikte çıkıp yandaki markete gidiyoruz, atıştırmalık alıp dönüyoruz. Ve bir bakıyorum Jools Holland karşımda, ellerimi tutuyor; “Çok özür dilerim, geldiğinden haberim yoktu, sen açsan ben de açım, yiyecek bir şey aldın mı, ben düşünmediğim için özür dilerim” diyor. Ben kekeleyerek sa-de-ce “Çok iyiyim” diyebiliyorum. Yaklaşık 40 dakika gecikmeli başladığımız röportajı, sadece 1 masa ve 2 sandalye olan odasında yapıyoruz. “Bir şeyler yersem affeder misin, ben de acıktım” diyor. Ve o koskoca, o efsane, o kapısında Rolls Royce duran, Beatles ile arkadaş olmuş, belgesellerini sunmuş adam, çantasından alüminyum folyoya sarılı basit bir sandviç çıkartıp yemeye başlıyor. Bitirdiğinde, kalkıp birlikte kahve yapıyoruz. Londra’da nereleri sevdiğimden, nerelerde yaşadığımdan ve onun kızından bahsediyoruz. Sonra röportaja başlıyoruz ve 1.5 saat konuşuyoruz.

Sunuculuğa kazara başladığınız doğru mu?

Kısmen. 70’lerin sonu, 80’lerin başında o dönemlerin en büyük gruplarından The Police ile turneye çıkmıştım. Turnede, onlar hakkında bir belgesel hazırlanıyordu. Belgeseli sunacak biri gerekliydi ve menajerimiz, kameranın önünde iyi olacağım konusunda beni ikna etti. Yeni bir televizyon programının yapımcısı belgeseli izlemiş ve “Bu adamı istiyorum” demiş. Sonrasında yapımcılardan biri, denemeyi diğer yapımcıya göstermiş. O da “Berbatlar. Umutsuz vaka ama o kadar kötüler ki gözlerimi televizyondan alamadım, o yüzden insanlar sever” demiş. Bunu yıllar sonra öğrendim. O da bir canlı müzik programıydı. Sonra 1992’de BBC2’de hâlâ devam eden programıma başladık.

Nedir uzun süreli bir programın sırrı?

Galiba müziğin kölesi olmak, her tür müziğe açık olmak gerekli. Çoğu insan müzik programı yapıyor ama muhtemelen reyting kaygısıyla farklı alanlara da kayıyor. Bir başka şey de; özel bir kanalda değil devlet kanalında program yapıyor olmam. Bazı müzisyenlerin çıkabilecekleri tek müzik programı bizimkisi. Başka seçenekleri yok. Çünkü popüler değiller, küçük kitlelere hitap ediyorlar. Biz her hafta çok ünlü birini ağırlamıyoruz, böyle bir şey mümkün değil. BBC’de sadece her hafta programı yayınlamaya devam etmemiz isteniyor. n Peki Metallica ya da Kanye West gibi adamları stüdyoya alıp 3 şarkı söyletip sonra da tanınmayan bir sanatçıyı dinlemeleri için nasıl ikna ediyorsunuz? Hepsi genelde çok iyiler. Kanye West ilk geldiğinde o da pek tanınmıyordu. Onu da başka çok tanınan kişiler dinlemişti. Bu durum müziğe yeni başlayanlar için çok faydalı oluyor. Ayrıca pek bilinmeyen müzik türlerinin gelişimi için de gerekli. 20 ya da 30 yıl önce insanlar dinledikleri müzik türüne daha bağlılardı. Artık insanlar daha açık fikirli. Bu da güzel bir şey.

‘MÜZİKTE BİZİ YAKALAYAN RUHTUR’

Sizin programınıza konuk olduktan sonra ünlenen kimler var?

Amy Winehouse bir örnek mesela. Programıma çok kez geldi, aynı zamanda iyi arkadaşımdı. Sanırım her yüzyılda onun kadar muhteşem ancak 1 kişi dünyaya geliyor. Ya da bazı müzisyenlerin son programları benimki oluyor. Bazı müzik türlerinin son örnekleri… Madonna’nın çıkabileceği çok fazla televizyon programı var ama kariyerinin başındaki bir caz sanatçısının katılabileceği bir televizyon programı yok. 

Bir müzisyenin ileride önemli bir isim olacağını nereden anlarsınız?

Anlayamazsınız. Bunun hiç garantisi yok ve unsuru, seçeneği, yolu var. Bazısı aşırı yetenekli. Ama o yeteneklerini sadece duş alırken söyledikleri şarkıda gösterebiliyorlar, sahnede olmuyor. Ya da Amy, Adele gibi sahnede insanı büyüleyenler var. n O zaman sadece yetenek ve tutkunun başarı için yeterli olduğuna inanmıyorsunuz… Onlar çok gerekli ama aynı zamanda kararlılık da lazım. Ne olursa olsun yoluna devam etme gücü, insanlarla iletişim kurabilmek. İnsanlara istediğin duyguyu geçirebilmek. O duygu dans ettirmek de olabilir, ağlatmak da. Aynı zamanda şans da gerekli! Bazen insan kendi şansını kendisi yaratıyor. Bazı insanlar da iyi şans mıknatısı gibi güzel şeyleri kendilerine çekiyorlar… 

Bir röportajınızda Mary Lou Williams’ın sözlerinden alıntı yapıp “Müzisyenler yaptıkları müziği ve dinleyicilerini sevmeliler” demişsiniz. Dinleyici kitlesini sevmeyen bir müzisyen olabilir mi sizce? Morrissey dışında…

(Oldukça yüksek sesli bir kahkaha atıyor.) Öncelikle çaldığın şeyi seveceksin. Bazı insanlar bunu iş olarak yapıyor, o ayrı bir durum, severek yapanlar zaten ayrılıyor. Şahane bir konserle iyi bir konser arasında çok fark var. Müzik kişinin kendini ifadesi değildir sadece. Aynı zamanda kişinin ruhunun ifadesidir. Sesler ya da yüzler birbirine benzeyebilir, müzikte bizi yakalayan ruhtur.

‘BEN DE BİRİNİN İDOLÜYDÜM’

İdollerinizle aynı sahneyi paylaşmak nasıl bir duygu?

İdolleştirdiğiniz kişiler tarafından birlikte müzik yapmaya davet edilmek fantastik bir duygu. Sonra rüya görmediğinizi anlamak için kendinizi çimdiklemeniz gerekiyor. Düşünsene Beatles dinleyerek büyüdüm sonra onlarla birlikte oturdum kalktım. İnanılmaz. Ama şu da var; Amy bana, beni hep televizyonda izlediğini, programımda olmak istediğini söylemişti ilk tanıştığımızda. Yani ben de birinin idolüydüm. Ben nasıl Paul McCartney ya da George Harrison ile yan yana oturduğumda heyecanlandıysam o da benim yanımda öyleydi. Müzik insana bu şansı veriyor. Umarım ben de bu duyguyu başkalarına geçirmişimdir. Şu da var ki bir insanı çok fazla idolleştirmek o kişiyi değiştiriyor. 

“Kahramanlarınla tanışma, yoksa onları kaybedebilirsin” derler…

Şanslıyım ki 1-2 kişi haricinde çoğunlukla tam tersi oldu. Belki de o lafı “Kahramanlarınla çalışma” olarak değiştirmek gerekli çünkü iş ilişkisi kâbusa dönüşebiliyor. Fakat bazı müzisyenler de o kadar iyi müzik yapıyor ki karakterlerini affetmek zorunda kalıyorsun!

‘Ha İstanbul ha Glastonbury’

İstanbul için heyecanlı mısınız?

Çok. 1.5 yıl önce gelmiştim. Çok fazla kontrast var ve bu şehri güzelleştiriyor. Sonra Yalıkavak’a gittim arkadaşlarımın teknesiyle. Büyüleyiciydi. Dünya çapında tanınan İstanbul Caz Festivali’ne davet edilmek çok onur verici. Glastonbury’ye katılmaktan farkı yok. Çok heyecanlıyım. n Marc Almond size eşlik edecekmiş. Plan öyle. Çok kalabalık olacağız. 5 saksafon, 3 trompet olacak. Çok dinamik bir sound’umuz var birlikte. Artık bu tarz müzik yapılmıyor. Bu daha çok neşenin müzikle ifade ediliş biçimi ve pek tercih edilmiyor gibi. İstanbul’dayken Türk müziği hakkında bilgi edinmek istiyorum. 

Türk hayranlarınıza mesajınız var mı?

Türk hayranlarıma ya da senden başka tek Türk hayranım varsa ona, Türkiye’ye gelmek için çok heyecanlı olduğumu söylemem lazım, çünkü Türk insanını çok seviyorum. Espri anlayışınızı özellikle seviyorum. Sevgilerimi ve selamlarımı iletiyorum.

‘Kraliçe’nin iyi bir müzik zevki var’ 

Britanya’nın en geniş çevresi olan adamı olarak anılıyorsunuz. Telefonunuzun rehberine isimleri nasıl kaydediyorsunuz? Gerçek isimler mi takma isimler mi?

Ah, dikkatli olman lazım o konuda! Telefon çalınabilir ya da birisi sana “Telefon numaramı unuttum, senin telefonundan bakabilir miyim” diyebilir ve sen onu “Şişko surat” olarak kaydetmişsindir. O yüzden takma isim kullanmak iyi ama dikkatli seçmeli o isimleri. Ha bir de, kime hangi takma ismi taktığını unutursan da yandın!

İngiliz Kraliyet Ailesi’nin müzik zevkini nasıl buluyorsunuz?

Kraliçe her zaman konserlere gidiyor. Müzisyenleri davet ediyor. Yani müziği çok seviyor. İngiliz müziğinin dünya çapındaki başarısından da çok hoşnut. Mick Jagger, Elton John gibi isimlere de unvan verdiği düşünülürse iyi bir müzik zevki var diyebiliriz.

1064717_4b4864debf4c094574bbdb6e49d5ba4e

 

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s